19 Mayıs 2013 Pazar

İslâm’dan Koparılan Kavramlar, Kur'ân Hakikatleri ve Farzlar.

"Allah!a ulaşmayı dilemek nedir ? Merak mı ediyorsunuz ?.


İslâm’dan Koparılan Kavramlar, Kur'ân Hakikatleri ve Farzlar.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! İşte tekrar biraradayız. Tekrar Allah bizleri birleştirdi. Tekrar beraberiz. Allah, sizler ve biz. O’na sonsuz hamd ve şükrolsun.

Öyleyse zamanımızdaki dîn öğretisine baktığımız zaman bir tarafta Kur'ân öğretisi var. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in bir hadîsi var:

“Aranızda en hayırlınız, Kur'ân’ı öğrenen ve öğretenlerdir.” diyor.

Zamanımızda Kur'ân’ı öğrenme ve öğretme, Kur'ân’ın kıraatini öğrenme ve öğretme olarak değerlendiriliyor. Kim daha güzel tecvitli Kur'ân-ı Kerim okuyorsa o, bu hadîsin muhatabı kabul ediliyor. Hayır, öyle değil sevgili kardeşlerim!

Biz ne doğru dürüst Kur'ân-ı Kerim’i okuyabiliriz tecvitli olarak ne de Kur'ân-ı Kerim’in Arapçası konusundaki gramer kaidelerini ve Arapça’ya müteallik olan diğer hususları iyi biliriz. Bunlar zamanımızda çok önemli sayılmasına rağmen Allah'ın katında hiç önemli değildir. Allah, öğretinin gerçek sahibidir. Ve öğretisini dilediğine yapar. Bu devirde de bu öğretiye Allahû Tealâ bizi uygun görmüş. Ve O’na sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bize Kur'ân’ın ruhunu öğretti. 14 asırda Kur'ân'dan nelerin koparıldığını öğretti. İslâm kalesinden hangi burçların çökertildiğini öğretti. Şeytanı tanıttı ve onu yenmemizi sağladı. Artık şeytan bizim için düşmanlık yapabilecek olan bir kuvvetin sahibi değildir. Üzerimizde en ufak bir tesirin oluşmasının mümkün olmadığını o da çok iyi biliyor. 

Sevgili kardeşlerim! Zaman yürüyor. Yıllar geçiyor ve Allah'ın ilk insan olan Âdem (A.S)’a öğrettikleriyle Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e öğrettikleri herşey birbirinin eşiti. Sadece bir tek şeriat olmuş dünya üzerinde; Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin şeriatı. O, Âdem (A.S)’ın şeriatı, o, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in şeriatı, o bütün peygamberlerin şeriatı. Bugün geriye ne kalmış? Hristiyanlarda olsun yahudilerde olsun İslâm’da olsun, ne kalmış geriye? Büyük kitlelerden bahsediyorsak, insanların %90’dan fazlasından bahsediyorsak, dînlerini yaşayamayan insanlardan bahsediyorsak, bir enkazdan bahsedebiliriz sadece. İnsanları sadece cehenneme götürecek olan bir veriler toplamı; insanların, kurtuluşa ulaştıracak olan bütün hükümleri yok saymaları sebebiyle.

İşte aradan son peygamberine Allah'ın indirdiği son şeriat kitabı Kur'ân-ı Kerim ve geriye, bugün İslâm âleminin tatbikatında geriye sadece bir enkazın tatbikatta kaldığını görebiliyoruz. Kur'ân-ı Kerim’in temeli olan 7 tane safha yok edilmiş. Allah'a verdiğimiz yeminler, misakler ve ahdler var. Yani insanları çoğul olarak kabul ettiğimiz için insanların Allah'a verdiği yeminler, misakler ve ahdler veya bir kişi, herkes için tek tek konuşuyorsak, Allah’a verdiğimiz yeminimiz, misakimiz ve ahdimiz.

Öyleyse dînde artık tamamen unutulmuş olan yemin ve misak ve ahd, Kur'ân'dan koparılmış olan 3 büyük hakikat. 3’ü de teslimi içerir.

Hadi gelin, sizinle beraber Kur'ân’da bir gezinti yapalım ve taa zamandan evvele ulaşalım. A’râf-172. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
7/A'RÂF-172: Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).
Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”


“Biz, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini çıkardık ve onlara dedik ki: 
 
e lestu birabbikum: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?
kâlû: dediler ki
belâ: evet.”

Negatif suallerin pozitif cevabı; evet.

“Evet, sen bizim Rabbimizsin dediler.” diyor Allahû Tealâ. “Biz onların nefslerine fizik vücutlarını şahit tuttuk.” diyor. “Kıyâmet günü biz bundan haberdar değildik, demesinler diye.” diyor Allahû Tealâ. “Kıyâmet günü biz bundan haberdar değildik, demesinler diye onları nefslerine şahit tuttuk.” diyor.

Öyleyse ne demek istiyor Allahû Tealâ? Demek ki insanlar kıyâmet günü bir şeyleri “Biz bundan haberdar değildik.” diyebilecekleri bir şey söylemiş Allahû Tealâ A’râf-172’de.

O zaman bu konunun biraz daha açıklık kazandığı bir başka âyet-i kerimeye ulaşalım. Mâide Suresinin 7. âyet-i kerimesi:
5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki ni’metini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.


“O zaman ki ‘İşittik ve itaat ettik.’ dediniz. Biz de üzerinize misakınızı vasiyet ettik.” diyor Allahû Tealâ. “Farz kıldık.” diyor.

İşte o gün Allahû Tealâ bize “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediği o gün, hani sorarlar size: “Ne zamandan beri müslümansın?” “Kâlû belâdan beri.” Yani “Kâlû belâ gününde Allah'a verdiğimiz o yemin, misak ve ahd sebebiyle müslümanım.” Yani “Bu yeminleri yerine getirmek mecburiyetinde olan bir insanım.” demiş oluyoruz.

Öyleyse Allahû Tealâ bize diyor ki:

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”  
 
“e lestu birabbikum: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”
kâlû: dediler ki.” diyor Allahû Tealâ hepimiz için
belâ: Hepimiz Allahû Tealâ’ya “Evet.” demişiz. “Sen bizim Rabbimizsin.”

Neden? Allahû Tealâ’yı görüyoruz kalp gözümüzle, Allahû Tealâ’yı işitiyoruz kalbimizde. Ve bunun üzerine Allahû Tealâ diyor ki: “Mademki Ben sizin Rabbinizim, öyleyse Bana yemin verin ey nefsler! Bana teslim olacağınıza dair. Öyleyse Bana yemin verin, misak verin ey ruhlar! Fizik vücudunuz hayattayken Bana geri döneceğinize dair. Öyleyse Bana ahd verin ey fizik vücutlar! Şeytana kul olmaktan kurtulacağınıza ve Bana kul olacağınıza dair.”

İşte Allah'a yemin veriyor nefslerimiz, Allah'a teslim olacaklarına dair. Yani nefsimizin kalbindeki bütün afetleri yok edip yerine faziletleri; ruhun hasletlerine paralel olan, Allah'ın bütün emirlerine “Evet.” diyecek olan, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen, Allah'ın bütün emirlerine mutlak itaat edecek olan, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyecek olan… Faziletlerle nefslerinin kalplerini doldurarak Allah'a nefslerini teslim edeceğine dair bütün insanların nefsleri o gün Allah'a yemin veriyor. Fizik vücutlar, Allah'a kul olacaklarına yani Allah'ın bütün emirlerini yerine getireceklerine ve yasak ettiği hiçbir şeyi işlemeyeceklerine dair Allah'a ahd veriyor. Ve fizik vücutlardan sonra ruhlar, fizik vücudunuz hayattayken Allah'a geri döneceklerine ve Allah'ın Zat'ında yok olacaklarına, böylece Allah'a teslim olacaklarına dair Allah'a misak veriyorlar.

3 vücudumuz var sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Ruhumuz, vechimiz, nefsimiz. Ve Allahû Tealâ bizden yemin, misak ve ahdi alıyor. Yemin nefsimizle, misak ruhumuzla, ahd fizik vücudumuzla alâkalı. Ne diyor Allahû Tealâ Ra’d Suresinin 20, 21 ve 22. âyetlerinde?
13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.
13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.
13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).
Onlar, sabırla Rab’lerinin vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.


“Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi: Onlar Allah'ın ahdini ifa ederler, yerine getirirler.”

Allah'ın ahdi deyince yeminimizin de misakimizin de ahdimizin de yerine getirilmesinin ötesinde irademizi de Allah'a teslim etmeyi içeren, Allah'ın bize verdiği bir ahd var; Allah'ın ahdi. Allah'ın ahdi, yemin, misak ve ahdi kaplamakla kalmıyor, onun ötesinde irademizin de Allah'a teslimini içeriyor.

İşte “Ve onlar Allah'ın ahdini ifa ederler. Ruhlarını da vechlerini de nefslerini de iradelerini de Allah'a teslim ederler.”    

“Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk: ve misaklarını bozmazlar. Yani Allah'ın ahdini ifa ederler, misaklarını de bozmazlar. Misaklarını de yerine getirirler.”

Öyleyse bu bozmadıkları, yerine getirdikleri misak müessesesine bakıyoruz; bozmadıkları, yerine getirdikleri misak söz konusu. İşte böyle bir netice var burada. Bozulmayan, yerine getirilen misak.

Öyleyse nedir o misak? Şöyle söylüyor Allahû Tealâ:

“vellezîne: ve onlar
yasılûne: vasıl ederler, ulaştırırlar
mâ: şeyi
emerallâhu: Allah'ın emrettiği şeyi
bihî: O’na.”

“Allah'ın emrettiği şeyi (Allah'ın emrettiği ruhu) Allah'a ulaştırırlar.” diyor Allahû Tealâ. “Ve onlar Allah'ın, Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah'a ulaştırırlar.”

“ve yehâfûne sûel hisâb: Ve kötü hesaptan yani günahlarının sevaplarından fazla çıkmasından korkarlar.”

Kimin günahları sevaplarından fazla çıkar? Allah'a ulaşmayı dilemeyenlerin. Bu sebeple Allah'a ulaşmayı dilerler.

Şimdi bakalım bu Allah'a ulaşmayı dilemeyenlerin durumu ne? Yûnus-7 ve 8:
10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
10/YÛNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).


“İnnellezîne lâ yercûne likâenâ: Onlar Bize ulaşmayı dilemezler. Bize mülâki olmayı (ulaşmayı) dilemezler. Ruhlarını ölmeden evvel Bize ulaştırmayı dilemezler.
ve radû bil hayâtid dunyâ: Dünya hayatından razıdırlar onlar.
vatme'ennû bihâ: Onunla (dünya hayatıyla) mutmain olurlar.
vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn: Onlar Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır. Âyetlerimizi bilmeyenlerdir.
Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn: Onların gidecekleri yer ateştir, cehennemdir, kazandıkları dereceler itibariyle.”  

İşte bu kötü hesaptan korkanlar, bu hesaptan korkuyorlar; kaybettikleri derecelerin kazandıkları derecelerden fazla olmasından korkuyorlar. “Onların gidecekleri yer, kazandıkları dereceler itibariyle ateştir yani kaybettikleri, kazandıklarından fazladır.” diyor Allahû Tealâ. Nereden biliyoruz? Mu’minûn Suresinin 103. âyet-i kerimesinden biliyoruz.

Allahû Tealâ buyuruyor ki Mu’minûn-103’te.
23/MU'MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.


“Kıyâmet günü mizanlar alınır. Kimin sevap tartıları hafif gelirse onların gidecekleri yer cehennemdir. Orada ebediyyen kalacaklardır. İşte onlar hüsranda olanlardır.” diyor.

Kimmiş bunlar? Sevapları günahlarından az olanlar. Sevap tartıları hafif gelenler, günah tartıları ağır gelenler. “Onlar cehennemde ebediyyen kalacaklardır. Onlar hüsranda olanlardır.” diyor Allahû Tealâ.

Ve görüyoruz ki; kötü hesaptan korkanlar, günahları ağır gelenler. Peki, kimler bunlar? “Kazandıkları dereceler itibariyle gidecekleri yer ateştir.” dediğine göre Allahû Tealâ, bunlar Allah'a ulaşmayı dilemeyenler. Peki dileyenlerin durumu ne? Dileyenlerin de günahları sevaplarından az. Başka bir ifadeyle; sevapları günahlarından çok. Kim bu insanlar? Âmenû olanlar.

İşte Vel Asr Suresi:
103/ASR-1: Vel asr(asri).
Asra yemin olsun.
103/ASR-2: İnnel insâne le fî husr(husrin).
Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.
103/ASR-3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr(sabrı).
Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.


“Vel asr: Asra yemin olsun ki
İnnel insâne le fî husr: İnsanlar hüsrandadırlar. Yani kaybettikleri dereceler kazandıkları derecelerden fazla olanlar, cehenneme gideceklerdir onlar.
İllellezîne âmenû: Ama âmenû olanlar hariç.”

Yani? Yani: “Âmenû olanların kazandıkları dereceler, kaybettikleri derecelerden fazla.” diyor Allahû Tealâ.

İşte burada Ra’d Suresinin 21. âyet-i kerimesinde:
13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.


“ve yehâfûne sûel hisâb” dediği Allahû Tealâ’nın “Onlar kötü hesaptan korkarlar.” dediği kişiler kimler? Ruhlarını Allah'a ulaştırmadan evvel kötü hesaptan korkmuş olanlar. Allah'a ulaşmayı dilemiş olanlar.
“ve yahşevne rabbehum: ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar.”

Allah'a ulaşmayı diledikten sonra sadece dileyenler iyi hesabın sahipleri, kötü hesaptan korktukları için gerekli tedbirleri almışlar, iyi hesabın sahibi olmuşlar. Ve Allah'a ulaşmayı diledikten sonra da huşûya ulaşmışlar.

Bir insan 3. basamakta Allah'a ulaşmayı diler ve âmenû olur. Bu, ilk âmenû olmaktır. Ve bu kişi 3. basamakta Allah'a ulaşmayı diler, 12. basamakta huşûya ulaşır. Yani önce kötü hesaptan korkar. “Ben Allah'a ulaşmayı dileyeyim.” der. Mademki âmenû olanlar hüsranda olmayanlar, onlar günahları sevaplarından fazla olmayanlar. Tam aksine sevapları günahlarından fazla olanlar. Âmenû olanların hepsi, 7 kademe âmenû oluşun hepsi.

Sevgili kardeşlerim! İblis, insanlardan kavramları saklamayı başarmış. Şimdi bu sohbetimizde artık dîn öğretisinde ne yeminimizden ne misakimizden ne ahdimizden kimse bahsetmiyor. İnsanlar geniş ağırlıklı bir fıkıh öğretimi görüyorlar. Onun ötesinde de genel açıdan dîn bilgilerini alıyorlar. Ama insanları cennet saadetine ulaştıracak ve dünya saadetine ulaştıracak hiçbir ilmin sahibi olmuyorlar artık üniversitelerde dîn tahsili görenler ve kurtuluşları da mümkün değil. O dîn öğretimiyle kalırlarsa kurtuluşları da ne yazık ki mümkün değil.

Sevgili kardeşlerim! İnsanlığın iblis tarafından bugün düşürüldüğü bu tuzak, dünyayı, cinayetlerle yüz binlerce insanı öldürenden daha büyük bir cürüm gibi geliyor bize. Neden öyle geliyor? Çünkü bu insanlar cehenneme gitmek mecburiyetindeler ve onlara ilim öğretenler sebebiyle cehenneme gitmek mecburiyetindeler. İşte burada fitne söz konusudur. “Fitne kıtalden beterdir.” diyor Allahû Tealâ.
2/BAKARA-191: Vaktulûhum haysu sekıftumûhum ve ahricûhum min haysu ahracûkum vel fitnetu eşeddu minel katli, ve lâ tukâtilûhum indel mescidil harâmi hattâ yukâtilûkum fîh(fîhî), fe in kâtelûkum faktulûhum kezâlike cezâul kâfirîn(kâfirîne).
Onları (size savaş açanları), bulduğunuz (yakaladığınız) yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın. Fitne (çıkarmak), (adam) öldürmekten daha şiddetlidir (kötüdür). Mescid-i Haram yanında, onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla orada savaşmayın. Fakat eğer (orada) sizinle savaşırlarsa (sizi öldürmeye kalkarlarsa), o taktirde (siz de) onlarla savaşın (onları öldürün). Kâfirlerin cezası işte böyledir.


Sevgili kardeşlerim! Allah'ın söylediklerini 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le beraber bütün sahâbe gerçekleştirmişler. Bunu defalarca anlattık. Ve hepsi de en büyük kurtuluşa, Adn cennetlerine ulaşmışlar, 7 kat cennetlere. Dünya saadetinin de bütününe ulaşmışlar, daimî zikrin sahibi olmaları sebebiyle. Ama bugün daimî zikir değil, zikirden bile bahis yok. Zikri farzların arasında bulamazsınız, öğreti de bulamazsınız. Dîn öğretisinde de bulamazsınız.

Öyleyse bu insanlar, Allah'a ulaşmayı dilemişler, kötü hesaptan korktukları için, sevaplarının günahlarından fazla olmasını istedikleri için. Sonra huşûya ulaşmışlar, Allah'a karşı huşû duymuşlar. Sonra ne yapmışlar?
13/RA'D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).
Onlar, sabırla Rab’lerinin vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.


“Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim: Ve onlar sabırla Allah'ın Zat'ını dileyenlerdir.” diyor.

Allah'ın Zat'ına ulaşmayı dileyenler bunlar. Kimler? Ruhlarını ölmeden evvel Allah'a ulaştıranlar. “İşte onlar Allah'a ulaşmayı dileyenlerdir.” diyor Allahû Tealâ. Burada misakimizin ne olduğu veriliyor bize, Ra’d-21:
13/RA'D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.
13/RA'D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.


“Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi: Onlar Allah'ın ahdini ifa ederler.
ve lâ yenkudûnel misâk: Misaklerini bozmazlar 
Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve onlar Allah'ın, Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını) Allah'a ulaştırırlar.”

Kimler? Misaklerini bozmayanlar, misaklerini yerine getirenler.

Peki bu âyetin zıttı bir âyet-i kerime var mı? Evet. Ra’d Suresinin 25. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ diyor ki:
13/RA'D-25: Vellezîne yankudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıhi ve yaktaûne mâ emerallâhu bihi en yûsale ve yufsidûne fîl ardı ulâike lehumul la’netu ve lehum sûud dâr(dâri).
Onlar, misaklerinden sonra (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini teslim edeceklerine dair ezelde Allah’a misak verdikten sonra) Allah’ın ahdini bozarlar (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim etmezler). Ve Allah’ın, O’na (Allah’a) ulaştırılmasını emrettiği şeyi keserler (ruhlarını Allah’a ulaştırmazlar). Ve yeryüzünde fesat çıkarırlar (başka insanların da Sıratı Mustakîm’e ulaşmalarına mani oldukları için fesat çıkarırlar). Lânet onlar içindir. Ve yurdun kötüsü (cehennem) onlar içindir.


“Onlar Allah'ın Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah'a ulaştırmazlar. Vuslatı keserler. Onlar yeryüzünde fesat çıkaranlardır.” diyor Allahû Tealâ.

Ve beraber bakalım Ra’d Suresinin 25. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ ne söylüyor? Diyor ki Allahû Tealâ:

“Vellezîne yankudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıhi: Misaklerinden sonra Allah'a misak vermelerine rağmen onlar misaklerini bozarlar, nakzederler.” diyor.
ve yaktaûne mâ emerallâhu bihi: ve Allah'ın O’na (Allah'a) ulaştırılmasını emrettiği şeyi keserler. Allah'a ulaştırmazlar.
ve yufsidûne fîl ardı: Arzda (dünya üzerinde) fesat çıkarırlar.
ulâike lehumul la’netu: Allah'ın laneti onların üzerinedir.
ve lehum sûud dâr: Onların gidecekleri yer de ne kötü bir yurttur. Yani cehennemdir.” diyor Allahû Tealâ.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Öyleyse Allah'a verilmiş bir misakimiz var ve “Bu misaki kim yerine getirirse ruhunu ölmeden evvel Allah'a ulaştıran kişidir o. Kim de misak vermesine rağmen Allah'a, ruhunu Allah'a ulaştırmazsa vuslatı keserse, başka insanların da ruhlarını ulaştırmasını engellerse işte onlar yeryüzünde fesat çıkaranlardır.” diyor Allahû Tealâ. Nisâ-167’ye baktığımız zaman onları görüyoruz:
4/NİSÂ-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).
Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.


“İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ: Onlar muhakkak ki kâfirlerdir. Ve Allah'ın yolundan (Sıratı Mustakîm’den) insanların ruhlarını Allah'a ulaştıracak yola ulaştırmasına mâni olurlar.” diyor Allahû Tealâ. “Engel olurlar.” diyor. “Alıkoyarlar Allah'ın yolundan insanları.”

Demin söylediğimiz Ra’d Suresinin 25. âyet-i kerimesindeki gibi “Onlar uzak bir dalâlet içindedirler.” diyor.“İnnellezîne keferû ve zalemu: Ve onlar kâfirdirler ve zalimdirler.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse “Kim misakini yerine getirmiyorsa ve yerine getirmediği gibi başkalarını da Allah'ın yolundan men ediyorsa, ruhunu Allahû Tealâ’nın Sıratı Mustakîm’ine ulaştırmasına mâni oluyorsa onlar uzak bir dalâlet içindedirler ve kâfirdirler ve de başkalarını bu yoldan men ettikleri için aynı zamanda zalimdirler.” diyor Allahû Tealâ. Ve bu men edenlerin gidecekleri yerin cehennem olduğunu da kesinleştiriyor Allahû Tealâ; Allah'ın lanetinin onların üzerine olması.

Sevgili kardeşlerim! Eğer bir insan sadece kendisine ait olan günahların sahibi ise o, kendi günahlarından hesaba çekilir. Ve bu sadece hesaba çekilmedir. Ama kim başkasının dalâlete düşmesine sebebiyet veriyorsa, hidayete ulaşmasına engel oluyorsa o zaman o kişi dalâlettedir. O zaman o kişi Allah'ın lanetine muhatap olur. İşte Ra’d Suresinin 25. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ Allah'ın lanetine uğrayan insanlardan bahsediyor.
13/RA'D-25: Vellezîne yankudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıhi ve yaktaûne mâ emerallâhu bihi en yûsale ve yufsidûne fîl ardı ulâike lehumul la’netu ve lehum sûud dâr(dâri).
Onlar, misaklerinden sonra (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini teslim edeceklerine dair ezelde Allah’a misak verdikten sonra) Allah’ın ahdini bozarlar (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim etmezler). Ve Allah’ın, O’na (Allah’a) ulaştırılmasını emrettiği şeyi keserler (ruhlarını Allah’a ulaştırmazlar). Ve yeryüzünde fesat çıkarırlar (başka insanların da Sıratı Mustakîm’e ulaşmalarına mani oldukları için fesat çıkarırlar). Lânet onlar içindir. Ve yurdun kötüsü (cehennem) onlar içindir.


Kim onlar? Yeryüzünde fesat çıkaranlar. Kendileri ruhlarını Allahû Tealâ’ya ulaştırmaktan sarfınazar ettikleri (vazgeçtikleri) yetmezmiş gibi başkalarını da Allah'ın yolundan men ediyorlar ve bu sebeple de Allah'ın lanetine muhatap oluyorlar.

Sevgili öğrenciler, izleyenler! Bu, ruhumuzun Allah'a verdiği misak, nerede başlar? Allah'a ulaşmayı dilediğimiz an misakimizi yerine getirmek üzere harekete geçmişizdir; 3. basamak. 21. basamakta ruhumuz Allah'a ulaşır. 22. basamakta da Allah'ın Zat'ında yok olur. Misakimiz 3. basamakta başlar, 22. basamakta tamamlanır. Ruh Allah'a ulaşmıştır. Şûrâ-13’te Allahû Tealâ buyuruyor ki:
42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


“Allah dilediğini Kendisine seçer ve kim Allah'a yönelirse onları Kendisine ulaştırır.”

İşte burada yönelme var ve Allah'ın ulaştırması var. Bu yeminimizin Kur'ân-ı Kerim’deki adı misaktir. Ruhumuzu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmak. Bu, artık zamanımız dîn öğretisinde insanlara öğretilmiyor. Koparılmış. Kur'ân’da var olmasına rağmen öğretimden koparılmış.

Fizik vücudumuzunsa ahdi söz konusu. İşte Allahû Tealâ Yâsîn Suresinin 60 ve 61. âyetlerinde şöyle buyuruyor. Diyor ki Allahû Tealâ:
36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.
36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.


“Ey Âdemoğulları!” (Âdemoğulları kimler? Bizim fizik vücutlarımız, Âdemin sulbünden gelen fizik vücutlarımız.) “Âdemoğulları! Ben sizden ahd almadım mı?” diyor Allahû Tealâ. “Şeytana kul olmayacaksınız diye. Çünkü şeytan size apaçık bir düşmandır ve Ben sizden ahd almadım mı? Bana kul olacaksınız diye. İşte bu da Sıratı Mustakîm’dir.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse fizik vücudumuzun Allah'a verdiği bir ‘ahd’ var. Nefsimizinse Allah'a verdiği bir ‘yemin’ söz konusu. İşte Muddessir Suresi 38, 39, 40. âyetler:
74/MUDDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehîneh(rehînetun).
Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).
74/MUDDESSİR-39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).
Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.
74/MUDDESSİR-40: Fî cennât(cennâtin), yetesâelûn(yetesâelûne).
Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar.


“Kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun. İllâ ashâbel yemîn. Fî cennât: Bütün nefsler rehinedirler, iktisap ettikleri derecelerin karşılığı olarak.”

Yani günahları sevaplarından fazla olanların nefsleri, rehine olarak o fizik vücudun içinde kalmaya mahkûmdur. Ama yeminlerini yerine getirenler ister 1. planda yerine getirsin, nefsini tezkiye etsin (yani nefsin kalbini %50’den daha fazla Allah'ın nurlarıyla doldursun, %51) isterse daimî zikre ulaşsın, nefsini %100 temizlesin; her ikisinde de aynı sonuç söz konusudur: O kişi cennette olacaktır.

Şems Suresinin 9. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:
91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.


“Kad efleha men zekkâhâ: Onu (nefsini) tezkiye eden felâha erdi.”

Öyleyse nefsin tezkiyesi, bütün insanları felâha ulaştıracak olan bir faktör. Böylece Allah'ın dizayn ettiği yemin, misak ve ahd müessesesini görüyoruz. Allah'ın bizlerden istediği şey burada da bitmiyor. Yeminimizi yerine getirdiğimiz zaman da bitmiyor. Allahû Tealâ vasiyet etmiş ki bize; irademizi de Allah'a teslim edelim. Ama bizden yemin alan ama bizden misak alan ama bizden ahd alan Allahû Tealâ, irademizin teslimi konusunda bizden hiçbir şey almamış. Ne yemin ne misak ne ahd ya da yemin türünde herhangibir şey almamış. Arkasında ne var? Arkasında onun otomatik bir müessese olması var.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah'ın indinde bir müessese var; Allah'a teslim olmak.

• Ruhun teslimi,
• Vechin teslimi,
• Nefsin teslimi ve
• İradenin teslimi.

4’ü de üzerimize farz. Hem Allah'ın ahdiyle farz hem de Allah'ın vasiyetiyle farz. En’âm Suresi 152. âyet-i kerime:
6/EN'ÂM-152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.


“ve bi ahdillâhi evfû” diyor Allahû Tealâ. “Allah'ın ahdini ifa edin.” Ve “Bu Allah'ın vasiyetidir.” diyor Allahû Tealâ.

İrademizin de Allah'a teslimini emreden bir vasiyetle karşı karşıyayız. Ne bizim yeminimiz, misakimiz, ahdimiz, ne Allah'ın ahdi ne Allah'ın vasiyeti, zamanımız dîn öğretisinde artık insanlara öğretilmiyor. Bunlar ki; Kur'ân’ın omurgası. Eğer teslim yoksa İslâm yok!

Öyleyse ruhumuzun Allah'a verdiği misak nerede başlıyor? 1. basamakta olayları yaşıyoruz, başlamıyor. 2. basamakta seçiliyoruz, başlamıyor. Ancak biz Allah'a ulaşmayı dilersek başlıyor; 3. basamak. Burada âmenû oluyoruz.

Sevgili kardeşlerim! Kur'ân'dan koparılan kavramlardan bir tanesi de âmenû olmaktır.

• Âmenû olmak; koparılmış.
• Takva; koparılmış.
• Hidayet; koparılmış.
• Rıza; koparılmış.
• Teslim; koparılmış.
• Allah'a kul olmak; koparılmış.
• Hidayet ve dalâlet mefhumları; koparılmış.

Öyleyse sevgili kardeşlerim! Geriye iblis öyle bir tortu bırakmış ki, öyle bir enkaz bırakmış ki; geriye kalan kesimiyle Kur'ân-ı Kerim’in, hiç kimsenin Allah'ın cennetine ulaşması mümkün değil. Öyleyse misakimizin başlangıç noktası, Allah'a ulaşmayı dilediğimiz 3. basamak.         

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım gönül dostlarım! İslâm’dan koparılan kavramlar, başlangıçta hep 3. basamaktan başlayan bir dizaynın içindedir. Allah'a ulaşmayı dilemek, konunun temelini teşkil eder. 4. basamakta Allah kalbimizdeki Allah'a ulaşma dileğini görmüştür, işitmiştir, bilmiştir. Rahmân esmasıyla tecelliye başlar. 5. basamakta gözlerimizdeki hicab-ı mestureyi alır. 6. basamakta kulaklarımızdaki vakrayı alır. 7. basamakta kalbimizdeki ekinneti alır ve yerine ihbat koyar. 8. basamakta Allah kalbimize ulaşır. 9. basamakta kalbimizin nur kapısını Allah'a döndürür. 10. basamakta göğsümüzden kalbimize bir nur yolu açar.

Sonra mı? 11. basamakta zikre başlarız. Ve nur yolu açıldığı için kalbimize ulaşan salâvâtın taşıdığı rahmet ve fazl nurları kalbimize girmek isterler ama kalbimiz mühürlüdür. Yalnız rahmet nurları mühre rağmen sızabilirler. 11. basamakta zikirle bu sızıntı başlar. Nefsimizin kalbine nurların, nurlardan yalnız rahmetin sızması başlar. Bu rahmet, ne zaman %2’ye ulaşırsa o zaman huşû sahibi oluruz; 12. basamaktayız.

Huşû sahibi olan kişi Allah'tan irşad makamını sorar. Çünkü mutlaka mürşidine ulaşmayı gönülden dileyen bir insan yapacaktır Allahû Tealâ onu ve o mürşidine ulaşmayı mutlaka isteyen kişiye mürşidini Allah gösterecektir. Ve böylece 13. basamağa gelir kişi. Mürşidini gördüğü noktada 13. basamaktadır ve Allah'ın kendisine gösterdiği mürşide ulaşıp tâbî olmak üzere harekete geçer ve tâbî olur. 
 
14. basamak; burası hayatınızın en önemli basamağıdır. Çünkü 4 hidayet de burada başlar:

• Ruhun hidayeti,
• Vechin hidayeti,
• Nefsin hidayeti
• Ve iradenin hidayeti.

4’ü de kendilerine ait olan ayrı ayrı Sıratı Mustakîm’lerde. Bir tanesi Allah'a doğru yolculuk yapar, Allah'a ulaşır Sıratı Mustakîm üzerinden; o, ruhumuzdur. Diğerleri kendi Sıratı Mustakîm’leri üzerinde (fizik bedenimiz ve nefsimiz) kemal derecelerinde devamlı aklanmaya ve kemalat (olgunlaşma) sürecinde daha üst olgunlaşma noktalarına doğru yükselirler, yücelirler.

Peki sonra? Sonra fizik vücudumuz, ruhumuz ve nefsimiz arasında üçünün de hidayete başlamasını temin edecek olan şey, nefsimizin nefs tezkiyesine başlamasıdır. Bu, nefsimizin hidayetidir. Allahû Tealâ bunu anlatıyor Mâide Suresinin 105. âyet-i kerimesinde:
5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.


Diyor ki: “Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum: Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz üzerinizedir. Nefslerinizin sorumluluğu yani nefsinizi tezkiye etmek üzerinizedir. Üzerinize borçtur.”

“lâ yadurrukum men dalle izehtedeytum: Siz hidayet üzere olduğunuz andan itibaren, hidayete adım attığınız andan itibaren, hidayetin içinde olduğunuz andan itibaren dalâlette olanlar size bir zarar veremezler.” diyor.

Yani bir kişi ne zaman o zaman hidayet üzere oluyor, hidayetin içinde oluyor? Nefs tezkiyesine başladığı zaman. Peki, fizik vücudumuzun hidayeti nedir? Şeytana kul olmaktan kurtulmak ve Allah'a kul olmak.

İşte Nahl Suresinin 36. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:
16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu), fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri) Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).


“Biz bütün kavimlerde resûller beas ederiz (hayata getiririz), o kavimlerdeki insanları şeytana kul olmaktan kurtarsınlar da Allah'a kul etsinler diye. Bu sebeple bir kısmı hidayete erdiler. Bir kısmınınsa üzerine dalâlet hak oldu.” diyor Allahû Tealâ.

Demek ki resûllere tâbî olanlar hidayete ermişler; şeytana kul olmaktan kurtulmuşlar, Allah'a kul olmuşlar. Bu, fizik vücutların hidayeti.

• Nefslerin hidayeti; nefs tezkiyesi ve tasfiyesiyle,
• Fizik vücudun hidayeti; şeytana kul olmaktan kurtulup Allah'a kul olmakla,
• Ruhun hidayetiyse; Allah'a ulaşmakla.

Âli İmrân-73:
3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).


“innel hudâ hudallâh” 

“inne: muhakkak ki
el hudâ: hidayet
hudallâh: Allah'a ulaşmaktır.”

“inne hudâllâhi huvel hudâ.”  Bakara-120:
2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.” . Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.


“İnne: muhakkak ki
hudâllâhi: Allah'a ulaşmak
huve: işte o
el hudâ: hidayettir.”    

Bu da ruhumuzun hidayeti.

3 hidayet birden başlıyor 14. basamakta. 15. basamakta nefsimizin kalbinde %7 nur birikimi oluşuyor. Ruhumuz 1. gök katına ulaşıyor, hidayetinin 1. kesiminde. Nefsimiz, o da Nefs-i Emmare kademesinde birinci %7 nur birikimini sağlıyor. Aynı zamanda fizik vücudumuz, %7 afetlerden nefs kurtulduğu için, o da şeytana kul olmaktan %7 kurtuluyor. Neden? Çünkü şeytan sadece nefsimizin afetlerine tesir edebilir.

2. defa %7 nur birikimi; Nefs-i Levvame, ruhumuz 2. katta. Nefisimizi levm ediyoruz, kınıyoruz.
3. defa %7 nur birikimi; Nefs-i Mülhime, Allah'tan ilham alıyoruz. Ruhumuz 3. katta.
4. defa %7 nur birikimi; Nefs-i Mutmaine, doyuma ulaşıyoruz. Ruhumuz 4. katta.
5. defa %7 nur birikimi; Allah'tan razı oluyoruz. Ruhumuz 5. katta.
6. defa %7 nur birikimi; Allah da bizden razı oluyor. Ruhumuz 6. katta.
Ve 7. defa %7 nur birikimi; ruhumuz Allah'a ulaşıyor.

Ne diyordu Allahû Tealâ?
42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


“Allah dilediğini Kendisine seçer. Ve kim Allah'a yönelirse onu Kendisine ulaştırır.”

İşte 3. basamaktan 14. basamağa kadar Allah'a yönelmedir. Bundan sonrası Allah'a ulaşmadır. Ruhumuz 21. basamakta Allah'a ulaşıyor. 22. basamakta da Allah'ın Zat'ında yok oluyor. Ruhun Sıratı Mustakîm’i 14. basamakta başlamıştır. 21. basamakta tamamlanmıştır, ruhun hidayete ermesi, Allah'a verdiği yemini yerine getirmesi.

Fizik vücudun hidayeti tamamlanmamıştır. Fenâ makamında ruhumuz Allah'ın Zat'ında yok olur. Bekâ makamında ruhumuza bir taht hediye edilir Allahû Tealâ tarafından. Zühd makamında zikrimiz günün yarısını aşar ve muhsinler makamında fizik vücudumuz Allah'ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir noktaya ulaşır. Allah'a teslim olur. Burası 25. basamaktır. Fizik vücudumuzun Sıratı Mustakîm’i de burada sona erer.

Hepsi 14. basamakta başlamıştı. Ruhumuzunki 21. basamakta bitti, fizik vücudumuzunki 25. basamakta bitti. Nefsimizin Sıratı Mustakîm’i 27. basamakta daimî zikirden sonra, hikmet sahibi olduktan sonra 7 tane gök katının gösterilmeye başladığı noktada tamamlanır. O kişi nefsini de Allah'a teslim eder 27. basamakta. Kişi Tövbe-i Nasuh’a davet edilir Allahû Tealâ tarafından. Tövbe-i Nasuh’unu gerçekleştirince salâh makamının sahibi olur. Salâh makamında 4 mertebe kalbi müzeyyen olur. Ulûl'elbab makamında 1 mertebe, ihlâs makamında 7 mertebe: 8 mertebe oldu. Salâh makamında da 4 mertebe müzeyyen olan kalple kişi irşada ulaşır. Salâh makamının 4. kademesinde 4 mertebe müzeyyen olan kalp, kişiyi irşada ulaştırır ve iradesini Allah'a teslim etmeye hazır olur kişi. Talep eder Allahû Tealâ’dan köle olmayı, iradesini Allahû Tealâ’nın İradesi’ne bağlamayı. Allahû Tealâ bu kademede onu mutlaka kabul eder. Ve kişinin iradesi Allah'ın İradesi’ne bağlanır. Kişi irşad makamına tayin edilir. Burası iradenin de Allah'a teslimidir.

Bu teslimlerin hepsi yok edilmiş Kur'ân-ı Kerim kavramları arasından ve ruhumuzun misaki, fizik vücudumuzun ahdi, nefsimizin yemini, onlar da yok edilmiş. Koparılmış Kur'ân-ı Kerim kavramlarından, yeminimiz, misakimiz ve ahdimiz.

Sevgili kardeşlerim! Bunlardan misakimiz, 12 defa üzerimize farz kılınmış. Yeminimiz 3 defa, ahdimiz 3 defa üzerimize farz kılınmış Allahû Tealâ tarafından. Ama misakimiz 12 defa farz kılınmış.

Öyleyse Kur'ân-ı Kerim’den koparılan kavramlar var; Allah'a verdiğimiz yemin, misak ve ahd.

Peki Allah'ın vasiyeti de mi koparılmış? Evet! Allah'ın vasiyeti, irademizin de Allah'a teslimini içerir. Ahdallah: Allah'ın ahdi, o da irademizin teslimini içerir. Onlar da yok edilmiş, diğerleriyle beraber onlar da yok edilmiş.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım gönül dostlarım! Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bizleri Allah'ın indinde bir sorumluluğa Allahû Tealâ’nın ulaştırması söz konusu. Burada Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun. 

İmam İskender Ali  M İ H R